Hayatın akıntılarıyla mücadele etmek yerine kıyıda hareketsiz beklemek, birçok insan için karşılaşılan büyük bir tehlikedir. Yaşamayı erteleyip beklemek, zamanı, zihni ve sevgiyi nereye harcadığının farkında olmak ve bu harcamanın varoluşun bu olasılıksız gerçeğine değip değmediğini anlamak kolay değildir. Ancak, her şeyin altında yatan o ürpertici soruya, yani 'Neden ben?' sorusuna verilebilecek en anlamlı yanıt, yaşanmış bir hayattır.
Emily Ogden, eserinde bu varoluşsal sorgulamayı keskin bir dille ele alıyor. Kendisine ait olan "On Not Knowing: How to Love and Other Essays" (Bilmemek Üzerine: Sevmek ve Diğer Denemeler) adlı koleksiyonunda, hayatımızdaki taahhütler, seçtiğimiz sevgiler ve rüzgarın dinmesiyle ortaya çıkan o anlarda, bir sonraki esintiyi mi bekleyeceğimize yoksa hayatımızı kurtarmak için mi kürek çekeceğimize dair duyulan tereddütleri inceliyor. Bu durum, şair Mary Ruefle'ın "bir gün hayatımı bir aptallığa adadığımın ortaya çıkacağı olasılığına dair derin köklü huzursuzluk" olarak tanımladığı korkuyla da yakından ilişkilidir. Ogden, bu temel korkunun hayranlık uyandıran bir şekilde hayatımızın her alanına yayılan fraktal doğasını gözler önüne seriyor.
Hayatın Kuşu: Kendine Ait Bir İş Peşinde
Anlam Arayışının Belirsizliği ve Adanmışlık
Ogden, sevgilerimize dair inancımız ile utancımız arasındaki karmaşık ilişkiyi irdeliyor. Bir şeye veya birine duyulan bağlılık hissi, aynı zamanda o bağlılığın sorgulanabilirliğiyle de iç içe geçebilir. Bir heykelin sadece bir kil yığını olarak görülmesi ihtimali karşısında duyulan utanç, adanmışlığın kaçınılmaz bir parçası olabilir. Ogden, "belki de bir aptallığa adanmış ya da belki de adanmamış bir yaşam söz konusu olduğunda ne olacak? Hiçbir zaman tam olarak güvence altına alınamayacak bir kesinliğin ötesinde ne gibi yanıtlar var?" diye soruyor. Anlamı bir soru formuna sokmak, birçok şeyi kaybettirir; soru işareti, yolun ortasında duran, anlaşılmaz ve hareket etmeyen bir inek gibi karşımızda durur ve bu durumla mücadele hiç bitmez.
Bu noktada, Nobel ödüllü Polonyalı şair Wisława Szymborska'nın "Şiir yazmanın anlamsızlığını, şiir yazmamanın anlamsızlığına tercih ederim" sözleri büyük önem taşıyor. Benzer şekilde, kayıtsızlığın anlamsızlığına kıyasla bağlılığın anlamsızlığı daha değerli olabilir. Adanmışlığın özünde, karşımızdaki varlığın gerçekliğini –ister anlayalım ister anlamayalım– kabul etme durumu yatar. Iris Murdoch'un ifadesiyle, sevgi, "kendimizden başka bir şeyin gerçek olduğunu idrak etmenin son derece zor bir hali"dir.
Emily Dickinson'ın Kuşu ve Gerçekliğin İşleyişi
Ogden, Emily Dickinson'ın şiirlerini, "nihai anlam talebinden kaçınan", "bir noktaya gelmeyecek bir şey" açan bir sanat biçimi olarak örnek gösteriyor. Dickinson'ın "A Bird, came down the Walk" (Bir Kuş, Yürüyüş Boyunca Geldi) şiirinde ele aldığı kuş, Romantiklerin şarkı söyleyen ve sembolize eden kuşu değil; kehanetlerin kuşu da değil. Bu kuş, kendi hayatının "sıradan şeyleriyle" meşgul olan, hayatta kalma mücadelesi veren, kendi ihtiyaçları ve istekleri arasındaki dengeyi kuran bir canlıdır. Ogden, bu şiirin, bir dizi yabancı sorunun yönetildiği ve aşıldığı bir durum hakkında olduğunu belirtiyor.
Şairlerin kuşlara benzetilmesi, onların şarkı söylemelerinden değil, kendi işleriyle ilgilenmelerinden kaynaklanır. Şiir, yürüyüş boyunca ilerler; sanki onu görenin farkında değilmiş gibi, benim onu izlediğimi düşünmenin ona bir şey katıp katmayacağını sorgulamaz. Şairin şüphesi, bu kuşu yok edemez. Sanatçı Jackie Morris'in eserinden esinlenen görsel, bu durumu daha da iyi yansıtmaktadır.
Bu, her varoluşun, yani sizin ve benim hayatımın, yaşayan bir şiir olduğunu ve her deneyimin, eğer izin verirsek, bir kuş olduğunu gösteriyor. Kuşun işi kendi işidir; bizim işimiz ise onu yorumlamak, üzerine düşünmek değil, gözlemlemek, bütünleştirmek ve var olan olana – korku, yargı veya kontrol dürtüsü olmaksızın, gerçekliğe ve onun içindeki sonsuzluklara adanmaktır.
Gerçekliğe Adanmak ve "Benliğini Unutmak"
Her bir varlık – ister kuş, ister köpek, ister sevdiğimiz insan olsun – kendi içinde biriciktir. Ne yazık ki, başka bir yaratığın deneyimini tam olarak bilemeyiz. En büyük zafer, anlama yanılsamasını bir kenara bırakıp yine de sevmeye devam etmektir. Bu, Iris Murdoch'un "benliğini unutmak" olarak tanımladığı, acı veren benmerkezciliğin üstesinden gelmenin en iyi yolu olan zorlu bir pratik gerektirir.
Ogden, bir şarkıcı serçenin bir fasulye sırığı üzerindeki duruşunu ve cıvıltısını betimlerken, o küçük bedenin devasa bir sese dönüştüğünü anlatır. Kendi çıkarı yerine, kuşun şarkı söyleme ilgisine tam bir ilgi göstermek, onun için bir neşe kaynağıdır. Benzer şekilde, köpek gezdirirken duyulan rahatlama da farklı bir dünyanın kapılarını aralar. Köpeğin dünyası bizimkinden farklıdır, ancak keskin tercihlerle şekillenmiştir. Görebildiği kokular sayesinde, bize sıradan görünen çimenlik alanlar onun için büyük önem taşır. Başka bir köpeğin geçişiyle heyecanlanan köpek, o bölgeyi burnuyla tarayarak adeta bir kaşif gibi hareket eder. Bu, hayvansal içgüdülerin peşinden koştuğu gerçek bir projenin, boş bir hayalin değil, gözlemcinin rahatlamasına nasıl olanak tanıdığını gösterir.
Kuşlar, kehanetler veya doğanın döngüsüyle ilgili görseller, bu anlayışın birer parçası olabilir.
Sonuç: Koşulsuz Sevginin ve Gerçekliğin Değeri
Sonuç olarak, hayatın akışına kapılmak yerine, her anıyla yüzleşmek ve onu yaşamak esastır. Bireyin kendi varoluşunu sorgulaması ve anlam arayışı, onu kaçınılmaz olarak başkalarının gerçekliğini ve deneyimlerini kabul etmeye yönlendirir. Ogden'ın yaklaşımları ve Dickinson'ın şiirsel anlatımı, bu süreci daha anlaşılır kılar. Sevginin, anlamın ve varoluşun bu karmaşık dansında, en büyük bilgelik, tam bir teslimiyet ve koşulsuz kabulde yatmaktadır.